Lütfen Yan Taraftaki +1 İşaretine Tıklayıp Konuyu Beğeniniz...
Şehir, tarihin her döneminde insanlar için bir cazibe merkezi olmuş ve olmaktadır. Çünkü şehir hareketli, yenilikçi, üretici, katılımcı, meşakkatli, meşakkatli olduğu kadar da zevkli ve hepsinden önemlisi "medenî" bir yerdir.
Şehir var olanı, var olduğu şekliyle değil de insanın akıl ve gönül emeğini katarak yoğurduğu bir "atölye"dir. Bu yüzden Türk kültüründe "şehirli olmak", aynı zamanda bir prestije ve ayrıcalığa sahip olmaya işaret eder.
Köy "tabii" olan bir yerdir. Bir müddet keyif alırsınız, oradan ayrıldığınız zaman özlersiniz, fakat sürekli bulunduğunuz zaman köyün güzelliklerini kanıksarsınız ve zamanla da sıkılmaya başlarsınız. "Orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür, gitmesek de görmesek de" ironisinde ifade edildiği gibi, bozulmamışlık, saflık ve benzeri duygular köyle özdeşleştirilir. Ne gidilince kalınır, ne de uzak kalınca unutulur. Başka milletlerde de böyle bir duygu var mıdır bilmiyorum.
Köyde durağanlık vardır, tabiata müdahale edemezsiniz, zaten gücünüz yetmez, topraktan elde ettiğinizle yaşamaya çalışırsın. Toprak "ana"dır, verir, doyurur, besler. Fakat çok da çalışsanız, çok da üretseniz, şehirlinin sahip olduğu pek çok imkâna sahip de olsanız yine de köyü bir şehir gibi değiştiremezsiniz. Bu yüzden de "köylü" ve "şehirli" ayırımında, şehirlilik her zaman pozitif bir değer taşımıştır.
Yaşanılan yer olması dışında şehirlilik medeniyete dahil olmaya işaret ederken, köylülük medeniyetin dışında kalmayı içeren bir hal olagelmiştir başlangıçtan beri... Bu sebeple millî kültürdeki "medeniyet" değerinden hareket ederek, sivil toplumun şehir merkezli bir medenîliğe yöneldiğini söylemek mümkündür.
Türkiye'deki köyden şehre yapılan göçlerin altında sadece ekonomik sebeplerin yer aldığını söylemek güçtür. Bunların temelinde insanın fıtratı gereği daha iyi olanı elde etme ve daha iyi şartlarda yaşama arzusu vardır. Bunu biraz daha somutlaştırarak söylemek istersek, köydeki insanın kısa vadeli beklentilerinin yanı sıra özellikle çocukları için bir statü elde etme, prestij kazanma, iyi bir eğitim almasını sağlama ve bütün bunların bileşkesi olan şehirli toplumun bir parçası olmayı isteme gibi umutları vardır.
Şehirde yaşıyor olmak "şehirlilik" anlamına gelmez. Şehirlilik bir bilinç işidir. Şehirlilik, kişilerin kimliğini oluşturan temel öğelerinden biridir. Kişinin şehirli olabilmesi için öncelikle kendini yaşadığı şehre ait hissetmesi gerekir. "Nasıl olsa bir gün buradan gideceğim" diyerek şehirli olunmaz. Hatta bu tür anlayışlar şehirli olmanın önündeki engelleri oluşturur. Çünkü şehirlilik aynı zamanda "sahiplenme" duygusudur. Bu duygu, şehre yeni şeyler katmanın yanı sıra "var olan kültürel değerler"in yaşatılmasını istemektir.
Bir yanda Türkiye'nin "şehirleşme"si süreci süratli bir şekilde devam ederken, diğer yandan da insanların kendilerini "şehirli" hissetmeleri gerekir ki maddî anlamdaki "şehirleşme" ile mânevî anlamdaki "şehirlileşme" birbiriyle uyum sağlayabilsin. Türkiye'deki büyük şehirlerin bu anlamda ciddi sıkıntıları vardır. Söz gelimi birçok kişi kendini "İstanbullu" hissetmiyor. Kendini geldiği yere ait olarak düşünüyor. Hatta bu bağlamda psikolojik baskı bile uygulanıyor.
Söz gelimi İstanbul'da doğmuş ve büyümüş, bu şehrin sunduğu nimetlerden sonuna kadar istifade etmiş birine bile aile büyüklerinin nereden geldiği sorularak, kişiler geldikleri yerlerle özdeşleştirilmeye çalışılmaktadır. Maalesef kendini İstanbullu hissedenlere doya doya "İstanbulluluk" duygusu yaşatılmamaktadır. Oysa bu kişilerin, kökenlerinin geldiği yerle hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Gitse tanıyan olmaz, tanıyan olsa diyalog kurabileceği insan bulamaz.
Sanki bu şehirde herkes emaneten yaşıyormuş gibi, herkes "nerelisin?" sorusuyla her an karşılaşabilir. Böyle bir durumda esas memleketin söylenmesi istenmektedir. Bir kişi kendini İstanbullu hissediyorsa bile, başkalarının İstanbullu olmasını ya da İstanbullu hissetmesini istememek gibi psikolojik bir baskı hali yaşatmaktadır bu tür sorular ve yaklaşım biçimleri...
Yaşanan şehirle bütünleşme duygusu şehre hâkim olan kültürel değerleri, gelenekleri, genel yaşam biçimlerini ve bunların etrafında gelişen alışkanlıkları paylaşmayı da beraberinde getirir. Oysa yaşadıkları şehirle bütünleşmemiş kişiler, kurallara karşı kayıtsız kalmakta, bu da zamanla psikolojik ve sosyolojik sorunlara yol açmaktadır.
Böyle bir durum, bireylerin birbirlerine karşı yabancılaşmasına ve zaman içinde değişik suç eğilimlerinin ortaya çıkmasına da yol açmakta, bu gibi kişilerin şehre ait eşyaya ve çevresine zarar vermeyi bir marifet sandıklar görülmektedir. Umuma ait eşyaların sık sık bozulması, kırılması, çevrenin kirletilmesi böyle bir duygunun sonuçlarından biridir. İstanbul'daki suç oranlarının yüksek olması başka nasıl açıklanabilir ki?
Şehir ortamının kişiye sağladığı özgürlük duygusu kötüyü kullanılmaktadır. Bir kişi medenîleşemediyse "kalabalık" içinde suç işleme ivmesi daha yükselmektedir. Oysa şehirdeki farklılıkların kişilere zenginlik olarak yansıması gerekir. Söz gelimi medeniyeti oluşturan değerlerden bilimin, sanatın, kültürün, özgün düşüncenin, hoşgörünün etkileşime açık şehirlerde geliştiği unutmamalıdır.
Medenî bir varlık olan insan medeniyetini şehirlerde geliştirmiştir; dolayısıyla şehirler kültürel, sanatsal ve bilimsel gelişmelere hep ev sahipliği yapmışlardır.
Hacı Bayram Velî,"Ben bir ulu şara vardım / O şarı yapılır buldum / Ben dahi yapıldım / Taş ü toprak arasında" diyor.
Burada yapılan şehri, hem maddî hem de manevî şehir olarak anlamak gerekir. Çünkü maddî şehir, mânevînin dışa vurumundan başka bir şey değildir, yani maddî uygarlık hangi medeniyete ait olduğunu ele verir. İşte bütün mesele, şehirli olmak ya da olamamak!
Dr. İhsan Alperen