Gönderen Konu: RÜYALAR NEYİ SÖYLER? (2)  (Okunma sayısı 1329 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı tuğba

  • Uzman Üye
  • *
  • İleti: 1.641
  • Teşekkür Sayısı 8
  • Cinsiyet: Bayan
  • gitmek bu kadar kolaymı:(
    • www.platforyum.com
RÜYALAR NEYİ SÖYLER? (2)
« : Eylül 01, 2009, 05:54:57 ÖÖ »
Lütfen Yan Taraftaki +1 İşaretine Tıklayıp Konuyu Beğeniniz...
Rüyadaki define


 

Geçen haftalardaki bu konuyla ilgili ilk yazıda, rüyaların bize neyi anlatmak istediğinden bahsetmiştim. Bu yazıda da konuyu biraz daha detaylandırmaya çalışacağım.

Rüyaların anlamak için öncelikle köken aldığı zemini anlamamız gerekecek. Bu ‘zemin’in son yüzyılın en önemli buluşlarından biri olduğu iddia edilir. Buna psikoloji bilimi uzmanları “bilinçdışı” adını vermişlerdir. Toplumda ise bilinçaltı veya şuuraltı gibi kelimeler aynı anlamda kullanılmaktadır. Bu kavram anlaşılmadan ‘insan’ tam olarak anlaşılamayacaktır bana göre.

Aslında ‘bilinçdışı’ gerçeği son yüzyılda modern psikolojinin ortaya çıkmasından sonra tanımlanmış olsa da, bizim kültürümüzde bir biçimde çok önceleri fark edilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Bilinç kavramı uyanık ve farkında lığımızın olduğu duruma denir. Bilincin dışındaki tüm durumlara da bilinçdışı adını veriyoruz. Bilinçdışı diye bir olgunun var olduğu tecrübelere dayanılarak ilk defa iddia edildiğinde,  filozoflar buna karşı çıkmışlardır. Böyle bir oluşumu kabul etmenin bir bireyde iki kişiliğin varlığını kabul etmek olacağını iddia etmişlerdir. Bunun doğru olduğunu birçok kişinin ikiye bölünmüş bir kişilikten muzdarip olduğundan anlayabiliriz. Psikolojinin önemli isimlerinden Jung’a göre bu hiçte patolojik bir durum değildir ve herkeste görülen bir gerçektir.

“Kendine ilişkin genel bir bilinçsizlik, bütün insanlığın ortak mirasıdır” der Jung. 

Bizim Yunus’umuz “Bir ben vardır ben de, benden içeri” derken insanın iç derinliklerindeki katmanlara işaret etmektedir.

Mevlana “Ey insan sen bir kişi değil bir alemsin, senin o muhteşem varlığın belki dokuz yüz katlıdır” derken aslında aynı gerçeği ifade etmektedir.

İnsanın farklı bilinç durumlarına geçmesine ‘disosiasyon’ denir. Hepimiz zaman zaman yaşarız bu durumu. Öfkeden çılgına dönebilir, duygularla altüst olabiliriz, bazı önemli hususları unutabiliriz. Normal haldeyken söylemeyeceğimiz bir şeyi öfkeliyken söyleyiveririz ve sonrasında kendi yaptığımızdan yine kendimiz pişman oluruz. Bazen böyle birine içine şeytan mı girdi diye sorarlar. İnsanın içinde farkında olamadığı birçok alt ve gölge kişilikleri barındırdığı iddia edile gelmektedir.

Hayatımızda yaşadığımız her şeyi bilgisayarın hard diskine kaydettiği gibi kaydederiz. Eşik altı duyumlarımız, kulağımızın belirli bir frekans aralığını duyması gibi hiç bilinç düzeyine gelmeden kaydedilir. Rahatsızlık veren duyumsal algılamalar hafızamızda kayıtlı olsa da hep saklı dosyalarda tutulur. Bilinç durumunu bilgisayarda görünen pencere olarak tasavvur edersek, bilinçdışı durumunu da hafızaya kayıtlı bilgiler ve pencerede görünmeyen ancak altta çalışmaya devam eden programlar gibi düşünebiliriz.

Bazen bir ipucu bütün bilinçaltını uyandırabilir. Bir koku, bir ses, bir görüntü şuuraltımızdaki hoş ya da nahoş anıları canlandırabilir. Bazen hiç sebepsiz yaşadığımız sıkıntı hissi ve psikolojik kökenli bedensel ağrıların bu şekilde tetiklendiği bilinmektedir.

Evet, rüyaların zemini, bilinçdışı dediğimiz bu insan gerçekliğidir. Burada artık simgelerin ve sembollerin dili konuşur. Ancak bilinçdışı sadece geçmişin çöplüğü değil, gelecekteki ruhsal durumlarında tohumlarının yetiştiği bir zemindir.


Rüyalar insanın sadece alt katlarından, çatışmalı ve sorunlu bilinçdışı bölgelerinden değil aynı zamanda insanın yüce, bilge taraflarından, yani üst bilinçdışından da veriler aktarır bizlere.

Bunu iki örnekle desteklemek isterim.

Birincisi: Mısır Piramitlerinin eteklerinin hazinesini aramaya gelen Endülüslü çobanın felsefi öyküsü’nün anlatıldığı Paulo Coelho’un tüm dünyada en çok satanlar arasına giren Simyacı romanından bir örnek vermek isterim.
Romanın kahramanı Santiago gezginci olmak istediğini babasına söyler. Bunun üzerine babası da, oğluna “git, kendine bir sürü al ve en iyi şatonun bizim şatomuz ve en güzel kadınların bizim kadınlarımız olduğunu öğreninceye kadar dünyayı dolaş” der ve oğlunu kutsar. Önce, babasının vermiş olduğu parayla bir koyun sürüsü alır ve yaşamının büyük düşünü gerçekleştirmeye başlar; artık geziyordur.

Akşam yattığı kendi metruk şatolarında uykusunda bir rüya görür. Rüyasında Mısır Piramitleri’ne gitmesi ve orada hazine bulacağı söylenir. Romanın kahramanı, rüyasını gerçekleştirmek için yüreğinin söylediklerini dikkatle dinleyerek çölde ilerlemesine devam eder. Karşılaştığı güçlükler karşısında hep kendi kişisel menkıbesine güvenir ve sonunda Piramitlere ulaşır. Burada karşılaştığı bir haydut kendinse temiz bir dayak attıktan sonra “buralarda ne işin var” diye azarlar. Santiago bütün hikaye’yi anlatınca bir kahkaha patlatan adam, kendisine de rüyasında Endülüs’te metruk bir şatoda define olduğunun söylendiğini ama bunun peşinden gidecek kadar aptal olmadığını söyler. Sonunda roman kahramanı definenin aslında rüyayı gördüğü yerin tam altında, kendi evinde olduğunu fark eder ve evine dönüp hazineyi bulur. 


İkincisi: Bu örnek ise Mevlana’dan. Simyacı romanının hikaye’sinin Mesnevi’den aşırma olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı? İşte o rüya ve o hikaye.


DEFİNE ARAYAN ADAM

(Bağdat’lı bir adam)

…………………………….

“hazinende 'yok' yoktur; ya lûtfet bir geçim ver,

ya da canımı al da sona ersin çileler.”


hep böyle niyaz etti haftalarca, aylarca.

sonunda bir ses duydu derinden, rüyasında:


“sen kalk ve Mısır'a git, orda bir hazine var.

senin gelip bulmanı bekliyor nice yıllar.”


uyanınca sevinçle dertlerini unuttu,

düşünmeden delice mısır yolunu tuttu.


aç ve susuz dolaştı, yollar karma karışık;

ne define göründü, ne de ufak bir ışık.


açlık ve yorgunluktan perişan hale geldi;

sonunda dilenmeye çâresiz, karar verdi.


ama utanıyordu, nasıl girsin bu işe ?

geceleyin yaparım, tanımaz beni kimse.


diye düşünerekten karanlığa süzüldü,

tenha bir sokak bulup bir köşeye büzüldü.


bir ayak sesi duyup avucunu uzattı;

ama güçlü bir pençe bileğini kavradı:


"gel bakalım, sen böyle ne yapıyorsun burada

bu saatte işin ne bu karanlık duldada?


besbelli bir hırsızsın, kötü niyetlerin var;

yanacaktı kim bilir şerrinden nice canlar!"


İriyarı bu adam mahalle bekçisiydi;

yakasından tutmuştu, dövüyor, sürüyordu.


"dur, dövme de doğruyu söyleyeyim ben sana"

diye garip Bağdatlı yalvarıp yakarınca;


"peki, anlat bakalım, besbelli yabancısın;,

sakın yalan konuşma, doğru anlatmalısın."


diye izin verince güvenlik görevlisi

bizimki baştan sona anlattı hikâyeyi :


"sandığın gibi değil; ne hırsızım ne zalim;

bir hülyanın peşinde bu hallere gelmişim."


bekçi ona inandı; ve gülerek dedi ki :

"anlaşıldı, sen hırsız falan değilsin belli;


seni bırakacağım, benden kurtulacaksın;

ama kusura bakma, sırılsıklam ahmaksın!


ben yıllardır bir rüya görüyorum her gece;

diyorlar ki : "Bağdat'ta şöyle bir mahallede,


Şöylece bir sokakta, şöyle şöyle bir evde

git, kaz ve çıkar onu; gömülü bir define."


yerimden kımıldamam, güler, geçerim ancak,

senin bir rüya için düştüğün şu hale bak !


bu kadar mı ahmaksın, sende yok mu hiç akıl ?

bir daha görmeyeyim, şimdi karşımdan yıkıl !"


bu sözleri duyunca şaşırdı mirasyedi:

tarif edilen bu ev aynen kendi eviydi.


demek ki hem define üstünde oturmuşum,

hem de yoksulluğumdan feryat ediyormuşum.


bu ne büyük gaflettir, ne affedilmez ayıp;

yorgunlukla, çileyle geçen bunca yıl kayıp."


burnu koku almayan ne alır has bahçeden;

melodiden ne anlar kulağı işitmeyen ?


hayatını servete, saltanata adayan

bilemez defineyi, kendi içinde yatan.


hem gerçek zenginlikten böylece mahrum kalır

hem de hayattan yalnız çile ve zahmet alır.



Evet rüyalar kendi ‘bilinçdışı denizi’mizin derinliklerindeki anlam incilerinin sahile vurması gibidir. Ne görürsek görelim iyi ya da kötü, erkek ya da kadın kendi anlam dünyamızı görürüz.

Rüyaları anlama yolunda yeni yürüyen bir çocuk gibi birkaç adım atmaya çalıştım hepsi bu…