Gönderen Konu: Ömür dediğin nedir ki!  (Okunma sayısı 164 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Zilal

  • Global Moderator
  • Uzman Üye
  • *
  • İleti: 1.442
  • Teşekkür Sayısı 7
  • Cinsiyet: Bayan
Ömür dediğin nedir ki!
« : Temmuz 06, 2010, 02:17:56 ÖS »
Lütfen Yan Taraftaki +1 İşaretine Tıklayıp Konuyu Beğeniniz...
Hiç yaşanmamış denebilecek kadar uzaktı anıları. Sanki yaşamamış, daha çok seyredilmiş bir hayat gibiydi onunkisi. Başkası yaşamış, o sesini çıkaramadan olduğu gibi seyretmiş, kabullenmişti. Siyah beyaz bir filmden sahneler gibi.

Sevmişti. Hem de çok. Yanakları  al al güzel bir gelin olmuştu. Gelin güzel, damat yakışıklı  olunca, sonları hep hüzün mü olurdu? Köylük yerde başa belaydı  mal. Aynı anadan süt emenleri bile düşman ederdi birbirine. Onlarda da öyle olmuştu. İki erkek kardeş, göz alabildiğine verimli topraklar ve kocaman bir benlik vardı ortada. Bir de sevenleri ayıran amansız ince hastalık. Taze gelinin koynunda günden güne solan damat, anasını, babasını, konu komşuyu, hısım akrabayı en çok da gelini üzerken, içten içe sevinen tek kişi vardı.

Gelinin gebe olduğu haberi bile, hüzünlü yüzleri aydınlatmaya yetmedi. Ve bir gün; damat, ellerinde aşkın elleri "ölmekten değil, seni yalnız bırakmaktan korkuyorum" diyerek söndürdü içinin ışıklarını.


Yas tuttu, ağlandı, sızlandı  elleri kınalı gelin. Tam bu acı günlük hayat içinde erir mi diye düşünürken, daha büyüğü geldi. "Koca yoksa bu vde yerin de yok. Eşyalarını topla ananın evine gidiyorsun."  "Yapma" dedi solgun gelin. "Yüklüyüm, kardeşinin emanetini taşıyorum."

Saçından tuttuğu gibi gelinin, atına atladı adam. Kendi at üstünde, elinde gelinin örgülü saçları dakikalarca sürükledi iki canlı bedeni. Sevdiğinin yadigarı, emaneti, geleceğinin umudu bir kırmızı et parçası oldu düştü  kınası daha yeni solan avuçlarına, parmak aralarından oprağa aktı gitti. Yavrum diyemeden, babasını anlatamadan, aşkı öğretemeden gitmişti bebeği.
Artık mirastan pay isteyecek kimse kalmamıştı. Kaynana önde, gelin arkada, atın sırtında sahibi gibi gün yüzü görmemiş birkaç parça çeyiz bir evden diğer eve, bir hayattan ötekine geçiverdi.

Sonra bir daha evlendirildi. İçinin ateşi sönmeden, kardeşinin öldürdüğü adamın babası  şikayetçi olmasın diye berdel gitti yaşlı bir dama. Ağlayarak. İçi kanlı gözyaşı dolu. Taze gelin değildi artık, gözü  yerine özünü ağlatmayı öğrenmiş bir kadındı. Yaşlı adam bir gün tarladan dönmedi. Yine babasının kapısı, yine kardeşlerin baskısı. Başa dönmüştü yani.

"Şuncacık yerim anam. Beni kimseye verme. Odadan dışarı çıkmam, kimseye görünmem" dedi ama nafile. Üçüncü kez evlendirildi. Daha önce iki  kez evlenmiş, hiç çocuğu olmamış zengin bir adama üç kız, üç erkek evlat verdi.

Aylarca bilinçsiz yattığı  o hastane odasında ölürken, dilinde sadece ilk eşi ve tek aşkının ismi vardı.
 
 

Hülya Düzgün
» вєпi göгмєк dємєк illє уüzüмü göгмєк dєğildiг. вєпiм düşüпcєlєгiмi , вєпiм dυуgυlαгıмı αпlıуoгѕαпιz вυ уєтєг. «